Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ TERAZİSİNDE MASUMİYET KARİNESİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ DENGESİ

Özet:

Masumiyet karinesiyle ifade özgürlüğünün sıklıkla karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Bu iki hakkın korunmasında yapıcı bir özen gösteren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM”), son kararlarıyla bu haklar arasında dikkatli bir denge kurmaya çalışmakta. Terazinin kefesinin masumiyet karinesine doğru kaydığını bile söyleyebiliriz.

Giriş:

Politik ifade özgürlüğünün demokrasinin oluşması için olmazsa olmaz (sine qua non) bir etken olduğu, medyatik ifade özgürlüğünün ise “demokrasinin bekçi köpeği” şeklinde kabul edildiği bir gerçek. Fakat bir demokrasinin işleyebilmesi için yargı bağımsızlığının, kuvvetler ayrılığının, kişi haklarının özenle korunması da şart. Masumiyet karinesi de korunması gerekli haklardan biri ve bu günlerde önemi belki hiç olmadığı kadar tartışılıyor.

Ülkemizde gerek medyada gerek siyaset kürsüsünde bazı davalar hakkında bitmek bilmez tartışmaları izliyoruz. Bu davaların ilerleyişi ve olası sonuçları kimilerine göre önemli politik etkilere gebe.

Yurt dışında da durum pek farklı değil. Dominique Strauss Kahn’a yöneltilen suçlamaların dünya basınına yansıma şekli, Fransız kamuoyunda hakkında oluşan tartışmalar, dile getirilen suçlamalar, onun IMF başkanlığını bırakmasına sebep olduğu gibi artık Fransa Cumhurbaşkanı olma şansını da bitirdi. Aslında Fransa bu konuyu belki de en iyi öngören ülkelerden biri. Konu hakkında seneler önce saygın üniversitelerde yapılan konferanslar öğretideki sürekli tartışmalar meyvesini masumiyet karinesini korumayı amaçlayan Guigou Kanunu’yla verdi. Fransa’nın AİHM’e olan etkisi göz önüne alınırsa, bu ülkedeki gelişmelerin AİHM’de etkili olması şaşırtıcı olmayacaktı.

Nitekim her iki hakkın korunmasında yapıcı bir özen gösteren AİHM son kararlarıyla bu sıklıkla çatışan hakların aralarında dikkatli bir denge kurmaya çalışmakta. Terazinin kefesinin ifade özgürlüğünden masumiyet karinesine doğru kaydığını bile söyleyebiliriz.

Bu çalışmamızda yukarıdaki tespitimizin doğruluğunu sorgulayacağız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konuyla ilgili yakın geçmişte verdiği kararları inceleyerek ilk bölümümüzde AİHM önündeki bu çatışmayı sergileyeceğiz ikinci bölümümüzdeyse bu çatışmanın sınırlarını ve yeni kurulan dengeyi göstermeye çalışacağız.

I. AİHM ÖNÜNDE MASUMİYET KARİNESİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÇATIŞMASI

İfade özgürlüğüyle masumiyet karinesi dengesini bu çalışmada politik ifade özgürlüğünün ve medyatik ifade özgürlüğünün masumiyet karinesiyle dengesine ağırlık vererek inceleyeceğiz.

A) POLİTİK İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE MASUMİYET KARİNESİ

Henüz birkaç ay önce verilmiş Konstas/Yunanistan kararı konuyla ilgili büyük önem taşıyor. AİHM’nin 1.dairesinin 24 Mayıs 2011 tarihli bu kararını Yunanistan devleti büyük daireye taşımak istese de bu başvurusu reddedildi ve karar 28 Kasım 2011 tarihinde kesinleşti (Dava No:53466/07).

Yargılama konusu olayda, Yunanistan’da Atina Panteion Üniversitesi Rektörü ilk derece mahkemesi tarafından zimmetine para geçirme, devlete karşı sahtecilik ve yalan ifade vermekten 14 sene hapis cezasına mahkûm edilir. 11 Haziran 2007 tarihinde hükmün açıklanmasından 5 gün ve ilgilinin bir üst mahkemeye başvurmasından birkaç gün sonra Maliye Bakanı söz konusu mahkeme kararına değinerek muhalefetteki Sosyalist Parti milletvekillerini “Panteion dolandırıcılarını” savunmak, onlarla yakın ilişkiler kurmak ve onları önemli resmi mevkilere getirmekle suçlar. 2 Temmuz 2007 tarihindeyse Başbakan olayı hiç görülmemiş bir zimmetine para geçirme skandalı olarak tanımlar. 12 Şubat 2008 tarihinde de, bu sefer Adalet Bakanı, Parlamento önünde yaptığı bir konuşmada: “Size Panteion skandalını hatırlatırım. Yunan adaleti bütün bu zaman koruduğunuz herkesi kesin ve katı bir şekilde cezalandırdı” der.

AİHM incelemesine “masumiyet karinesi hiçbir devlet temsilcisinin bir kişiyi mahkemece suçluluğu belirlenmeden suçlu ilan etmemesi…” ve “…kişinin yargılanması tamamlanmadan ve suçluluğu bir mahkemece sabitlenmeden devlet görevlilerinin yapacakları açıklamalarda kullanacakları terimlerde dikkat etmesi…” gerekliliğini vurgulayarak başlıyor.

Bu karar birçok açıdan önem teşkil ediyor. Olayda, hükümet mensupları açıklamalarını, başvurucu ilk derece mahkemesi tarafından suçlu bulunduktan sonra ve henüz üst mahkemeye müracaat etmişken yapmışlardır. Mahkemenin de belirttiği gibi masumiyet karinesi hiçbir şekilde yetkili otoritelerin suçluluğu kesinleşmemiş olsa dahi başvurucunun mahkûmiyet kararını dile getirmelerini engellemiyor. Kişinin ilk derece mahkemesince cezalandırılması da objektif bir unsur olarak kabul ediliyor. Sözleşmenin 6-2. maddesinin mahkûmiyet hakkında kişileri bilgilendirmeye engel olmadığını, bilgilendirmenin medya yoluyla kamuoyuna veya parlamento içinde yapılabileceğini belirttikten sonra AİHM “Sadece bu bilgilendirmeyi itinayla ve ölçülülükle yapması gerekir” diyor (ilgili kararın 34. paragrafı (§ 34)).

Akabinde komisyonun daha önceki içtihadını hatırlatarak masumiyet karinesinin kesinleşmiş yasal mahkûmiyet kararından sonra kalkacağını belirtiyor.

AİHM masumiyet karinesinin üst mahkeme önünde uygulanmasının sadece 1. derece mahkemesindeki muhakemenin kişiyi mahkûm etmesiyle sona ermeyeceğini ve bu prensibin korunmamasının yetkili hâkimin olay ve hukuk bakımından kendisine atanmış kararı yeniden yargılamasını gerektiren üst mahkeme prosedürünün işlevine karşı geleceğini özellikle anlatıyor (§ 36).

AİHM bu temel ilkeyi açıkladıktan sonra şu sorunun cevabını arıyor;

Hükümet üyelerinin sözleri, onların bu davayı üst mahkeme tarafından yeniden yapılacak inceleme bitmeden yargıladıklarını gösteriyor mu?

Bu noktada AİHM, herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmamış davalardaki yaklaşımının aynısını sergiliyor ve açıklamaların devletin en üst makamından geldiğini belirtiyor. Yunanistan hükümetinin üyeleri başvuru sahibini tanımlamak için kapalı tabirler kullansalar da konuşmalarda geçen ayrıntılar başvurucunun kolayca belirlenmesine imkân veriyor. AİHM bu hususu tespit ettikten sonra, konuşmacıların sözlerini titizlikle incelemeye başlıyor.

Hâkimler Başbakan’ın “daha önce görülmemiş skandal” sözlerini tasvip etmediklerini belirtseler bile bu sözlerin davayı önden yargılamak amaçlı olmadığını kabul ediyorlar.

Maliye bakanın ”dolandırıcı” sözleri ise dikkatsizce kullanılmış kesin bir ifade olarak değerlendiriliyor ve kamuyu ilgilinin ”kesinleşmiş suçluluğa inanmaya itebilecek” nitelikte bulunuyor. Adalet Bakanı’nın sözlerinin o kadar suçlayıcı olmadığını belirtseler de bakanın politik fonksiyonunun özelliğini vurguluyor ve bunun kişinin sorumluluğunu arttırdığını hatırlatıyorlar: “Adalet Bakanı sıfatıyla mahkemenin organizasyonu ve düzgün işlemesini tam anlamıyla yönetir ve bu bakımdan görülmekte olan bir davanın yönünü etkilemek istediği izlenimi doğuracak sözlerin kullanımına özellikle dikkat etmesi gerekir.”

Yunanistan hükümeti ise söylenen sözlerle üst mahkemenin davayı incelemesi arasındaki süreye dikkat çekerek bu kadar uzun bir zaman geçtikten sonra mahkemenin bu sözlerden etkilenmeyeceğini savunuyor. Buna karşılık AİHM hem sözlerin masumiyet karinesine olan etkilerinin söylendikleri tarihte dikkate alındığını ve aradan geçen zamanın önemli bir değerlendirme ölçütü olmadığını belirtiyor, hem de hükümetin görüşünü kabul etmenin bir cezai dava uzadıkça dava sırasında işlenecek bir masumiyet karinesi ihlalinin etkilerinin azalacağı gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (“Sözleşme”) hükümlerinin mantığına aykırı bir çözüme götüreceğini belirtiyor.

Buradan yola çıkarak AİHM hâkimleri oy birliğiyle verdiği kararında ilkin Yunanistan’ın bu sözlerden dolayı 6-2 maddesini ihlal ettiğine karar veriyorlar ve akabinde, Yunanistan’ı ilgiliye masumiyet karinesini yeniden tesis etmesine imkân veren bir başvuru hakkını sağlamadığı için 13. maddeyi ihlal etmekten mahkûm ediyorlar (§ 56).

Bir süre önce AİHM bu ilkeyi bir devlet memuruna değil de tanınmış bir devlet adamına, katıldığı seçimlerden hemen önce yaptığı bir seçim konuşması dolayısıyla o an devlet memuru olmamasına rağmen uyguladı (Kouzmin/Rusya, AİHM, 5. Daire, 18 Mart 2010 Dava No: 58939/00). Bu kararın büyük daireye gönderilmesi reddedildi ve karar 4 Ekim 2010’da kesinleşti. Bu bakımdan karar 3’e karşı 4 hâkimin oylarıyla alınmış olsa da daha önce görülmemiş bir uygulama olduğu için önem taşıyor.

Barata davasında da AİHM aynı çizgide durmuştu (Barata Monteiro Da Costa Nogueira ve Patrício Pereira/Portekiz, AİHM, 2. Daire 11 Ocak 2011, No:4035/08).  Bir politik partinin (Bloco de Esquerda) sorumluları olarak yaptıkları basın açıklamasında rakip partilerinin (Partido Social Democrata) bölgesel sorumlusu hakkında ağır suçlamalarda bulunduktan sonra hakkında suç duyurusunda bulunurlar. Bu suç duyurusu ciddi bulunmaz ve takipsizlik kararı verilir.

Suçlamayı yapanlara karşı iftira davası açılır ve temyiz mahkemesi ilk mahkemenin beraat kararını bozarak ilgilileri 1800’er Avro cezaya mahkûm eder.

İlgililerin AİHM’e başvurusu 4’e karşı 3 oyla reddedilir. Karar metninin 34. paragrafında AİHM çatışan çıkarları dengelemesi gerektiğini ve Sözleşme’nin 6-2 maddesinin kişilere tanıdığı suçluluğu kesinleşinceye kadar masum sayılma hakkını gözetmesi gerektiğini belirtiyor. İlgililerin gazeteci değil de politikacı olduklarını belirtmesinden gazetecilere biraz daha geniş bir özgürlük tanıyacağını görsek de bu karardan da aklımızda kalan ifade özgürlüğünün masumiyet karinesi önünde geriye gitmesi oluyor.

Benzer bir olayda da (Fleury/Fransa, AİHM, 5.daire 11 Mayıs 2010, No:29784/06) bir belediye meclisi üyesinin belediye başkanına karşı ispatlanmayan ölçüsüz ve ağır suçlamalarından ötürü aldığı para cezasını ve tazminata mahkûm edilmesi Sözleşme’ye uygun bulunmuştu. Suçlamaları yapanın bir belediye meclisi üyesi olması ve suçlamaları belediye başkanına karşı yapmış olması AİHM’in bu sözleri politik bir tartışma olarak kabul etmesine yetmiyor. Sözlerin belli bir abartı düzeyinin üstünde ve provokatif olmaları onları AİHM’in gözünde politik tartışmaların kabul edilebilinir sınırının dışına taşıyor. İlgilinin belediye meclisi üyesi olması bu durumda kişinin hatasını azaltmak bir yana arttırıyor. Çünkü AİHM bu suçlamaların belediyenin işletmesiyle ilgili bilgili olması gereken birinden geldiği için halka çok daha inandırıcı gelebileceğini belirtiyor (§ 50).

B) MEDYATİK İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ MASUMİYET KARİNESİ DENGESİ

Medyatik ifade özgürlüğü ve masumiyet karinesinin karşı karşıya geldiği Eric Hacquement Fransa’ya karşı davasında (AİHM, 5.Daire, 30 Haziran 2009, No:17215/06) AİHM bu iki alanın çizgilerini çekmeye başlıyor.

Parisien gazetesinde çalışan bir gazeteci Eric Hacquemand birçok suçtan şüpheli bir kişi üzerine bir haber yapmış ve haberine kişinin bir fotoğrafını eklemiş. Bunun üzerine cezai soruşturmanın gizliliğini bozmaktan ve gizliliği bozmaya yataklıktan cezalandırılır. Çünkü söz konusu fotoğraf polis tarafından çekilmiştir ve gazeteci bu fotoğrafa nasıl ulaştığını söylememektedir.Bunun üzerine gazeteci ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini öne sürer.

Başvurunun kabul edilebilirliğinin görüldüğü aşamada AİHM bu özgürlüğün özellikle suç işlediğinden şüphelenilen kişinin Sözleşme’nin 6-2. maddesine göre suçluluğu yasal olarak sabitleninceye kadar masum olarak öngörülme hakkıyla dengelenmesi gerektiğini belirtir. AİHM fotoğrafın toplumsal yararla ilgili bir tartışmaya katılmayan sıra dışı olayları veya çok tanınmış bir kişi tarafından yapılmış olayları kapsamadığını tespit ettikten sonra masumiyet karinesinin korunmasının gazeteciye verilen (orantılı olduğuna hükmedilmiş) bu cezayı meşru olarak haklı kılabileceğine karar verir.

Belirtmek gerekir ki AİHM davada ilgilinin kaynaklarını açıklamamasıyla ilgili bir sorunsalın bulunmadığını, bunun haber alma hakkının bir parçası olduğunu ve özenle ele alınması gerektiğinin özellikle altını çizer.

Bu sebeplerle AİHM ilgilinin başvurusunu incelemeyi reddeder.
Ruokanen ve diğerleri Finlandiya’ya karşı kararında (AİHM, 4. Daire, 6 Nisan 2010,No:45130/06) bir dergi genç bir kızın yerel basketbol ekibi tarafından tecavüze uğradığı iddialarını sayfalarına taşır. İtilaf konusu makale yayınlandıktan sonra polis iddia edilen tecavüzü araştırmaya başlar. Polis tarafından 19 Nisan’da yayınlanan basın bülteninde iddia edilen tecavüz kurbanının kişi veya kişileri tespit edemediği olayları da ayrıntılarıyla bir suçun bazı kişi ve ya kişilere isnat edilebilmesini sağlayacak şekilde aydınlatamadığı ve bu sebeple ulusal soruşturma bürosunun ön soruşturmayı kestiği belirtilir.

Bunun üzerine 30 Ekim 2002 tarihinde Cumhuriyet Savcısı ağır iftira suçlamasıyla derginin yazı işleri şefine ve gazeteciye karşı delillerini sunar. Basketbol takımı bu suçlamaya katılır ve her ikisinden tazminat talep eder. Dava süreci ilgililerin para cezasına (3.540 Avro ve 1.920 Avro) ve basketbol takımına tazminat ödemeye (89.000 Avro) mahkûm edilmeleriyle son bulur.

AİHM bu davada ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasını, müdahaleyi sözleşme hükümlerine uygun bularak reddediyor. Bu konudaki içtihatları hatırlattıktan sonra makalenin objektif sansasyonel olmayan bir şekilde yazıldığının dedikodu tarzında yazılmadığının ve hiçbir ismin belirtilmediğinin altını çiziyor. Bununla beraber basketbol takımının oyuncularının kolayca tanımlanabildiğini belirtiyor. AİHM suçlamaların ciddiyetini, olayların aktarılış şeklini, bir polis araştırmasının o anda yapılmıyor olduğunun aktarılmamasını, suçlamanın somut olaylara dayanıp dayanmadığını ve yazarın olayı kurbanla oyuncularla ve takımla temas kurarak aydınlatabilecekken bunları incelememesini de (§ 46) göz önüne alarak olayda ifade özgürlüğü ihlali olmadığına karar veriyor.

Belirtmek gerekir ki, AİHM Finlandiya ikinci derece mahkemesinin kaynaklarını açıklamayarak gazetecinin bir iftira suçuyla karşılaşmayı göze aldığı yönündeki AİHM’in önceki içtihadıyla çelişecek görüşüne değinmiyor (AİHM, 4. Daire. 15 Aralık 2009, Financial Times LTD ve diğerleri/Birleşik Krallık, No: 821/03).

II. HAKLAR ARASINDA KURULAN YENİ DENGENİN İNCELENMESİ

Yukarıda incelediğimiz kararlar kimilerince ifade özgürlüğünde genel bir geriye gidişin göstergesi olarak yorumlanabilinir. Bu kararların ifade özgürlüğünü fazlaca daralttıkları eleştirisi haklı bulunabilirse de, aynı zaman diliminde verilen AİHM’in ifade özgürlüğünü genişletici kararları, genel bir daralmadansa bir ayrıştırmanın söz konusu olduğunu ve incelediğimiz kararların masumiyet karinesinin savunulmasına özgü kararlar olduğunu düşündürtmekteler.

A- İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNDEKİ DARALMANIN SINIRLARI

1) İncelenen davaların ifade özgürlüğünü daraltıcı etkisi

İncelediğimiz kararların ifade özgürlüğünü daraltıcı etkileri elbette eleştirilebilir.

İlk incelediğimiz karar olan Konstas/Yunanistan kararı birçok yönüyle politik ifade özgürlüğünü daraltıcı bir karar olarak göze çarpıyor. Bu davanın belki de en önemli özelliği dava konusu sözlerin meclis kürsüsünden ve bir meclis oturumu sırasında söylenmiş olmaları. Bildiğimiz gibi AİHM, politikacıların ifade özgürlüğü konusunda son derece koruyucu bir tutum içerisindedir.

AİHM’in 15 Mart 2011 tarihli Otegi Mondragon/İspanya kararında (AİHM, 3. Daire, 15 Mart 2011, No:2034/07) hatırlattığı gibi, AİHM içtihadında eskiden beri siyasi söylemler ve tartışmalar alanında ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına yer yok gibidir. Çünkü ifade özgürlüğü AİHM’in gözünde bu alanda en büyük önemine kavuşur (§ 50). Dolayısıyla AİHM siyasi söylemler ve tartışmalar alanında ifade özgürlüğünü çok daha katı bir şekilde korumaktadır.

Bilindiği gibi politik ifade özgürlüğü demokratik bir rejimin oluşmasında olmazsa olmaz bir koşuldur. Strasbourg hâkimleri Konstas/Yunanistan davasında kabine üyelerini bu kalkanın arkasına alabilirlerdi. Bunun için ellerinde en azından birkaç sebep vardı.

Konuşmalar meclis kürsüsünden yapılıyorlar ve bu konuşmaların amacının masumiyet karinesine bir saldırıdan çok muhalefet partisini eleştirmek ve kamuoyu önünde zor durumda bırakmak olduğunu düşünebiliriz. Aynı zamanda suçlanan rektörün daha önceden politik sayılabilinecek önemli görevlerde bulunmuş olmasını ve bu görevlere şu anda muhalefette olan parti iktidardayken seçilmiş olması eleştirilere politik bir durum katıyor.

Bunun yanında ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet kararı somut objektif bir veri. Bu hususu Strasbourg hâkimleri de kabul ediyor ve bunun politik bir tartışma konusu olabileceğini belirtiyorlar ( §34). Ancak, bu tartışmanın içeriğini AİHM çok katı bir şekilde sadece objektif bir şekilde ilgilinin ilk derece mahkemesince mahkûmiyetinin belirtilmesiyle sınırlıyor (§42).

Ruokanen ve diğerleri Finlandiya’ya karşı kararında ise bu kez medyatik ifade özgürlüğünün eleştiriye açık bir şekilde daraltıldığını görüyoruz (AİHM, 6 Nisan 2010).

Bu olayda cezai yaptırımların ağırlığı ve katılığı AİHM’ce görülse de AİHM’in ifade özgürlüğünün ihlali kararını vermesine yetmiyor. AİHM cezanın basın özgürlüğü önünde basın özgürlüğünü tehdit edici caydırıcı (etki) bir engel teşkil etmediğini bu bakımdan halkın kamu yararı taşıyan konularda bilgilenme hakkına engel teşkil etmediğini belirtiyor (§ 51).

AİHM’in bu davada Finlandiya’yı 10. maddeyi ihlalden cezalandırmayı reddetmesi önceki katı içtihadıyla çelişiyor. AİHM başkanı hâkim Bratza karşıt görüşünde gazeteciden spor takımı nezdinde makaleyi yazmadan doğrulama beklemesi gazetecilere bir iftira davası sırasında çok ağır bir delil yükümlülüğü yükleyeceğini belirtiyor ve ekliyor: “Dahası bu delil yükümlülüğü tam anlamıyla kaynakların ve gizli şahitlerin kimlikleri açıklanmadan tatmin edilemez” (§ 6 karşıt görüş). Oysaki yukarıda da belirttiğimiz gibi AİHM’in artık oturmuş içtihadı gazeteciye böyle bir yükümlülük yüklenemeyeceği yönünde.

2) İfade özgürlüğünü genişleten yeni kararlar

Bu kararları kimilerimiz AİHM’in ifade özgürlüğüne tanıdığı korumayı daraltmasıyla anlamlandırabilirler. Fakat bu AİHM’in aynı tarihlerde verdiği diğer kararlarında niçin ifade özgürlüğüne daha geniş bir koruma sağladığını açıklamaz. AİHM’in son kararlarına göz attığımızda buna örnek olarak sendikal ifade özgürlüğünü genişlettiği Vellutini ve Michel Fransa’ya karşı kararını (AİHM, 5. Daire. 6 Ekim 2011, No:32820/09) haber kaynaklarının gizliliğinin korunmasını arttırdığı Sanoma Uitgevers B.V. Hollanda’ya karşı kararını (AİHM, Büyük daire 14 Eylül 2010, No:38224/03), internet basınını koruduğu Pravoye Delo redaksiyon komitesi ve Shtekel Ukrayna’ya karşı (AİHM, 5. Daire, 5 Mayıs 2011, No:33014/05) kararını, bir devlet başkanını veya kralı korumak adına ifade özgürlüğünün özel bir şekilde kısıtlanamayacağını belirttiği Otegi Mondragon İspanya’ya karşı (AİHM 3. Daire, 15 Mart 2011, No:2034/07) ve en son Türkiye’yle ilgili olarak 301. maddenin varlığının tek başına in abstracto sözleşmeye aykırı olduğunu belirttiği Altuğ Taner Akçam Türkiye’ye karşı kararını (AİHM, 2. Daire 25 Ekim 2011, No:27520/07) diğer birçok kararlarının içinde en göze çarpanlar olarak gösterebiliriz.

Bu son belirttiğimiz dava sadece Türkiye’yi doğrudan ilgilendirdiği için değil aynı zamanda AİHM’in caydırıcı etki kavramını kullanış şekli bakımından da çok önemli bir dava. Bundan sonra AİHM önünde inanılan ve gerçeklik akışkanlığını işleyen davaları daha sık görebiliriz.
Daha özel olarak bizim işlediğimiz davalara benzer davalara bakarsak yine AİHM’in farklı kararlar verdiğini görüyoruz.

Bir belediye meclis üyesinin belediye başkanına getirdiği sert usulsüzlük eleştirilerini (AİHM, 20 Nisan 2010, Cârlan/Romanya, No:34828/02) bir dernek başkanının belediye ve belediye başkanına yönelttiği alaycı hakaretlerini ve yolsuzluk suçlamalarını (AİHM, 25 Şubat 2010, Renaud/Fransa, No:13290/07) gazetecilerin dikkatsiz yolsuzluk suçlamalarını (Bozhkov/Bulgaristan, No:3316/04 ve Kasabova/Bulgaristan No:22385/03 davaları, AİHM, 4. Daire 19 Nisan 2011) koruduğu davaları ve bir belediye meclisi üyesinin belediyenin mali yönetimiyle ilgili kara para aklamaya varan suçlamalarını politik tartışmanın bir parçası kabul ettiği Kubaszewski Polonya’ya karşı davasını (AİHM, 4. Daire 2 Şubat 2010, No:571/04) göz önüne alırsak ifade özgürlüğünün korunmasında genel bir azalma olmadığını gözlemleyebiliriz.

B) AİHM ÖNÜNDE MASUMİYET KARİNESİNİN SAVUNULMASI

1) AİHM’in ayrıştırıcı tutumu

AİHM’in incelediğimiz ifade özgürlüğünü daraltan davalarında suçlamalar, bir yargılama sırasında, yargılama öncesinde veya yargılama talebiyle gelmekteler. Örnek olarak gösterdiğimiz diğer ifade özgürlüğünü koruyan hatta sınırlarını geliştiren davalardaysa bir yargılamanın söz konusu olmadığını görüyoruz.

İlgililer ifade özgürlüğünün sınırlarını çeken sözleşmenin 10. maddesi üzerinden bir koruma aramakta ve iftira suçlamasına yönelmekteler. Oysa bugün de ifade özgürlüğünün genel prensibi bakımından bir kişinin suçlanması, suçlamasının veya iyi niyetinin ispatını sunanlara açık. Oysa bir cezai muhakemeye tabi olan kişiler çok daha katı bir şekilde korunuyorlar.[1]

2) Masumiyet Karinesi: bağımsız ve ayrı bir hak

Bu noktada kişilik haklarının ihlal edilmesine veya iftiraya karşı sağlanan başvuru haklarından ayrı bir şekilde bu haklarla birlikte ve daha önemlisi bağımsız bir şekilde kullanılabilinecek masumiyet karinesi hakkına özel bir başvuru hakkı istendiğinin altını çizmeliyiz. Konstas Yunanistan’a karşı kararında (AİHM, 1. Daire, 24 Mayıs 2011) Yunanistan’ın 13. madde ihlaline bu yüzden karar verildiğini daha önce belirtmiştik. Bilindiği gibi masumiyet karinesi iftiradan ayrı ve bağımsız bir kavramdır (TGI Paris, 11 Mart 1998) ve masumiyet karinesinin ihlali ihlalin yapıldığı an gerçekleşir ve daha sonra gelecek bir mahkûmiyet kararıyla ortadan kalkmaz (TGI Paris, 5 Ocak 1994). Masumiyet karinesinden faydalanmak için suçsuz olmaya, iftiraya uğramış olmaya, kişinin saygınlığına ya da özel hayatına bir müdahalede bulunulmasına gerek yoktur. Bu bakımdan masumiyet karinesinin korunması talebine karşı exceptio veritatis’e gidilmesi iftira suçlamasındaki etkiyi göstermeyecektir çünkü kişinin masumiyetine karar verecek tek organ mahkemelerdir ve masumiyet karinesi ancak hükmün kesinleşmesiyle kalkar. Masumiyet karinesinin en temel işlevi ise zaten bu kararın etkilerden uzak, hukuka uygun olarak alınabilinmesidir. Hatta kişinin suçluluğuyla ilgili ana bir dava varken exceptio veritatis için ayrı bir karar verilmesinin masumiyet karinesine ve yargı tarafsızlığına aykırı olacağı düşünülebilinir. Konuyla ilgili başka ilginç bir değerlendirmeyse mahkeme önünde suçluluğunu kabul eden kişilerin bile masumiyet karinelerinin korunmasını talep edebilecekleridir. Bu görüşün de dayanağı yine sadece mahkemelerin suçluluğa karar verebilecekleri prensibidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi AİHM adli bir sürece maruz kalmış veya maruz kalma ihtimali doğmuş kişilerin mağduriyetlerine daha hassas davranmakta, kişilerin sadece özel hayatlarıyla ilgili hukuki olmayan yalnızca ahlaki yargılar yaratan haberlerde ise ifade özgürlüğüne sağladığı koruma ağır basmaktadır. Bu bakımdan ilgililerin AİHM’e masumiyet karinesinin ihlali iddiasıyla başvurmaları çok daha güvenli olacaktır. Eğer ülkemizde bu hukuk yolunun kullanılmaya çalışılması yaygınlaşırsa AİHM önünde 6-2. maddesinin yanında 13. madde ihlallerinin de neredeyse otomatik olarak kabul edileceği düşünülebilir. Bu durumda Türk hukuk sisteminde de masumiyet karinesini korumaya özgü Fransa’daki Guigou yasası[2] adıyla bilinen masumiyet karinesini koruma yasasının bir benzerine ihtiyaç duyulacağı öngörülebilir.

Av. Yalım Turan

2018-12-26T21:08:49+03:00